KİTAP ALINTILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİTAP ALINTILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2023 Pazar

Cennetin kapısını ilk açacak olan, benim





Nakledildiğine göre, Resûl-i Ekrem: 
«Cennetin kapısını ilk açacak olan, benim. Cennetin bekçileri bana:

 - Kimsin? diye sorarlar. 

Ben: - Muhammed'im derim. 

Onlar: - Zaten biz senden önce bu kapıyı kimseye açmamakla emrolunduk, derler. 

Ben Cennete girmeden hiçbir peygamber giremediği gibi, benim ümmetimden önce de hiçbir peygamberin ümmeti giremez», buyurmuştur. 

Cennete ilk önce Resûl-i Ekrem, sonra onun sağından diğer peygamberler, solundan veliler ve sırasıyla ümmetler girerler. 

Yine nakledildiğine göre, Resûl-i Ekrem: 

«Cennetin sekiz kapısı vardır. Yedisinden yoksul müminler ve yalnız birinden zenginler girerler. Cennetlikler Cennete girdikten sonra 
Allah Teala: 
- Rahman, Rahim, Hayy ve Kayyum olan Allah'dan size selam, ebedi olarak Cennete girin. Cennet sizin için güzel yer, burada huzur içinde yaşayın, buyurur ve sonra Resûl-i Ekrem' e hitaben: 

- Ya Muhammed, sen selam verir ve ardından va'd ve vaid eder, müjde verir ve korkuturdun. 
Ey Azrail; sen selam verir ve ardından binbir eziyetlerle canlarını alırdın. 

Ey Rıdvan, sen selam verdin ve hurileri takdim ettin ve ey melekler siz selam verdiniz ve amel defterlerini takdim ettiniz. Şimdi Ben selam veriyorum. Buna göre Ben de kullarıma cemalimi arzederim. Onlar Beni görmeyi haketmişlerdir. Ne zamana kadar Benden korkacak ve Bana iştiyak duyup ümid besleyeceklerdir. Artık her şey sona erdi ve kemalini buldu. 
Ey Rıdvan, kullarımı yedir, içir, buyurur. 

Melekler inci ve yakuttan siniler getirip, altın tabaklarda görmedikleri çeşitli yemekleri önlerine korlar. Ateş görmemiş yemeklerden yer içerler.

 Sonra Allah Teala: «- Merhaba ey Benim halis kullanın, artık size korku yok. Ey Rıdvan, bunlara yeni hil'atler getir», buyurur. 
Nurdan hil'atler giydirilir. Bunlar yetmiş türlüdür. Bunlar, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, hatır ve hayale gelmeyen renk ve değerdedirler. 

Allah Teala, «Ey Rıdvan, kullarıma hürmet eyle», buyurur. 

Sonra Arş'ın altından Müsire adında bir bulut gözükür ve bundan halis misk kokuları yağar. Ayrıca bir bulut daha çıkar, ondan da gülsuyu yağar. Sonra her erkeğe yetmiş huri ve yetmiş hizmetçi gılman verilir. Her biri aydan ve güneşten parlaktır. 

Sonra Allah Teala, Rıdvan'a: 

- Bu makam sıdk makamıdır. Kullarıma söyle, dünyada ne va'dettim ve ne isterlerse vereyim. 

Kullar: - Verilmedik bir şey kalmadı, ancak cemalini isteriz, derler. 

Sonra Allah Teala: 

- Ey Davud, minbere çık ve Zebur'u oku, diye emreder. 
Davud (aleyhisselam) Zebur'u okur. 
Sonra Allah Teala: 
- Ya Muhammed, nurdan yapılmış şu en yüksek minbere çık ve orada Kur'an-ı Kerim'i oku, diye emreder. 
Resûl-i Ekrem minbere çıkıp Rahman suresini okur. Resûl-i Ekrem okurken Cennet kuşları da nağmeleri ile ona iştirak ederler. 
Sonra Cebrail (aleyhisselam)'a Allah Teala:
- Bunları burada ebedi ve daimi kalmakla müjdele, buyurur, dedi».

ENVARÜ'L-AŞIKIN
sa:664-665-666

4 Aralık 2023 Pazartesi

MUHAMMED MUSTAFA (SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM>' iN GÖNDERiLMESi, Âl-i İmrân Sûresi 1 ila 4.ayetleri

Allah'a hamdederim. O Allah ki şanı yücedir. Bütün alemi insan için, insanı da kendisi için yaratmıştır. Ey ilahi sırları araştıran, bilmiş ol ki, Allah Teala peygamberlerin binasına onunla başladı ve onunla sona erdirdi. 
Bütün ahkâmı içinde topladığı Kur'an-ı Azim'i ona indirdi. Onun vasıflarını Kur'an'da açıkladığı gibi, Tevrat, İncil ve Zebur'da da açıkladı. Onu her yönü ile olgunlaştırdı. 

Livaü'l-Hamd ve Makam-ı Mahmud'u ona vermekle ins ile cinnin peygamberi, dünya ve ahiretin nuru oldu. Kaabe Kavseyn'in sırrına, yani manen iki ok miktarı Allah'a yaklaşmakla alemlerin sultanı oldu. 

Salat ve selam ona ve takva sahibi iyilerden olan onun al ve ashabına olsun ki, onlar haberleri tahkik eden ve haberleri doğru veren kimselerdir. Bundan sonra bilmiş ol ki Allah Teala, Resul-i Ekrem hakkında:

Âl-i İmrân Sûresi 1 ila 4.ayetleri
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

 الٓمٓۚ
Elif Lâm Mîm..

  اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُۜ
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. Diridir, kayyumdur
نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ

مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ
O, sana Kitab’ı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat’ı ve İncil’i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti. Furkan’ı da indirdi. Şüphesiz, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.
buyurmuştur.

Bir kudsi hadiste de şöyle buyurulmuştur:

«Eğer sen olmasaydın Ben eflaki yaratmazdım». 

Abdullah İbni Abbas (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre, 

Resul-i Ekrem: 

- Allah Teala'nın ilk yarattığı benim nurumdur, buyurdu. 

Diğer bir rivayette de: 

- İlk olarak benim aklımı yaratmıştır, buyurmuştur. 

Başka bir rivayette de: 

«Ben Allah'dan, mü'minler de bendendir», buyurmuştur. 

Buna benzer daha pek çok rivayetler vardır. 

Bütün varlıkların onun nurundan meydana geldiğini ve yaratıkların en üstünü olduğunu anlatmak üzere muhakkiklerin kutbu olan Hz. Ali diyor ki: 

- Allah Teala önce Resûl-i Ekrem'in nurunu yarattı. Sonra bu nurdan Arş'ı ve Kürsi'yi yarattı. Daha sonra Cennet ve Cehennem' i, yer ve gökleri var etti. Adem (aleyhisselam)' ı yaratmadan üç yüz yirmi dört bin yıl önce Resul-i Ekrem'in nurunu yarattı. Sonra on iki hicab yarattı ki onlar kudret, azamet, minnet, rahmet, saadet, keramet, menzilet, hidayet, nübüvvet, rif'at, heybet ve şefaat hicablarıdır. Resul-i Ekrem'in nuru on iki bin yıl kudret hicabı içinde, on bir bin yıl azamet hicabında, on bin yıl minnet hicabında, dokuz bin yıl rahmet hicabında, sekiz bin yıl saadet, yedi bin yıl keramet, altı bin yıl menzilet, beş bin yıl hidayet, dört bin yıl nübüvvet, üç bin yıl rif'at, iki bin yıl heybet ve bin yıl da şefaat hicabında bekledi. Sonra altı bin yıl Arş'da durdu. Sonra da sırasıyle Adem (aleyhisselam)'ın beline, oradan Şit (aleyhisselam)'a ve böylece ta Muttalib'in oğlu Abdullah'a kadar geldi ve nihayet Mekke-i Mükerreme'de dünyaya geldi.

ENVARü'L-AŞIKİN 286-287-288

21 Kasım 2023 Salı

Resûl-i Ekrem sav sadaka hakkında buyurdu ki




Resûl-i Ekrem(sav):
 -Bana peygamberlik veren Allah'a yemin ederim ki, sadaka veren kimseye Kıyamet Günü Allah Teâlâ azâb etmez. Yalnız hısım ve akrabalarını koruyup diğer muhtaçlara vermeyene de Allah cc kıymet vermez.", buyurmuştur.

 Resûl-i Ekrem'e: 
 -Kime sadaka vermek daha iyidir? diye sordular. 

 Resûl-i Ekrem: 
 -Önce anasına, sonra babasına ve sonra diğer yakın akrabalarına vermek efdaldir ve gerçektir, buyurdu. 

 Ebû Hureyre ( Ra)'nin rivayetinde, 

Resûl-i Ekrem: 
 -Cennette nurdan bir takım bahçe ve köşkler vardır, buyurdu. 

Ashâb: 

-Bunlar kimin içindir? diye sordular. 

Resûl-i Ekrem:
 -Muhtaçlara sadaka veren, tatlı ve yumuşak konuşan, yemek yediren ve halk uyurken ibadet edip namaz kılanlar içindir, buyurdu.. 
 
ENVÂRÜ'L-ÂŞIKIN sa:425

24 Aralık 2021 Cuma

Rahman Suresi 19-20 ayetlerin Tefsiri, Mesneviden 1355 den 1362 kadar olan beyt-i şeriflerin şerhi, Nefsani Haya, Hakkani haya



Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

"Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli."(Taha, 20/25-28)

"Ey Rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni."


Mesneviden haya ile ilgili çok güzel beyt-i şerifler var inşaallah onları anlatmaya açıklamaya çalışayım..


1355-1356-1357.Beyt-i şerifler


Su bulaşığa bana gelmekte acele et. Seni temizleyeyim dedi. Bulaşıkta kendisine sudan utanırım dedi.
Yani; İnsan-ı kamil, kendi kendisini bilgiç alim zanneden, ilimle vasıflanmış ama nefsine boyun eğmiş bir kimseyle:
"vakit geçirme bizim sohbetimize gel" dedi.
O zahiri alim ise "İnsanlar arasında şöhret olduğum için halka cahiller gibi gitti de kendisi gibi bir adama başeğdi itaat etti dedirtemem utanırım" dedi.

Yani: Hikayedeki kirli tabak suyun yanına gidemem utanırım dedi. Halbuki temizlenmekle utanan kişi sonrasında kirli kaldığı için utanacak.


Su diyor ki (insan-ı kâmil) "Bu kirlilik utanması bensiz ne zaman gider ? Bu bulaşıklık bensiz ne zaman zail olur? (ortadan kalkar)


İnsan-ı kâmil dedi ki: "Sendeki bu utanma duygusu nefsinin sıfatıdır. Zira sendeki bu sıfat-ı kibir bu utanmayı doğuruyor. Bu bulaşıklıktan benim tasarrufum ve yardımım olmaksızın kutulamazsın. Yani Allah'ın ihsanı olmadan kurtulamazsın bu duygu senden gitmez. İnsan-ı kamile ulaşma duygusu haktır.

Nefsi sıfatlarıyla karışık olmuş olan kimse utandığından dolayı insan-ı kâmilin âb-ı feyzinden kaçar onun bu hayası hakiki imana ulaşmasına engeldir.


Haya iki çeşittir. Birisi nefsani diğeri hakkanidir.
Nefsani haya imana engeldir. Zira onun kaynağı nefsin sıfatlarından kibirdir. Meselâ bazı kimseler evinin eşyasını taşımaktan, halkın arasında eski elbiselerle dolaşmaktan ve fukara meclislerde bulunmaktan tevazulu davranmaktan utanırlar.
Bu haya kötülenmiştir şeriata yani dine ve imana engeldir.


Hakkani haya ise hukuk-i ibâda tecavüz yani kul hakkına tecavüz ve şer'a muhalif yani şeriata dine muhalif hareketten utanmaktır. Bu hayanın kaynağı ruh olduğundan kabul görmüştür. Ve fıska manidir yani Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten korur. İmanı korur.


Bir hadisi şerifte "Haya imanı men eder" buyurulması haya nefsine râci'dir. Yani Haya imandandır. Yani "haya ve iman kardeşlerdir; biri diğerinden ayrılmaz" hadisi şerifleri hakiki hayaya racidir yani hakiki hayaya döner.


Ve salik hakiki hayada yaptıklarından muhakeme ederek, evvela kendi nefsinden utanır. Sonrada halkın diline düşmekten utanır ve icra etmekten vazgeçer.


Nitekim İsmet-i Buhârî şöyle buyurur:


Töhmet eden özüne,
Ne söyler özgesine!


Kendinden utanmayan hiç kimseden utanmaz.

1358. beyt-i Şerif

Gönül ten havuzunun pâyesinden çamurlu oldu; ten gönüller havuzunun suyundan temiz oldu.
"Pâye" basamak manasınadır. Ve ten havuzunun basamağının anlamı gazap ve şehvet gibi nefsin sıfatlarıdır. Kalp ve nefse karışır çamurlu gibi pis olur.


Gönül havuzunun suyunun anlamı ise kalbe gelen ruhani tecellilerdir. Yani ruhani sıfatlardır. Kalp ve nefis bu ruhani tecellilerle kesafetten (çokluktan kurtulur tevhide ulaşır) ve hayvaniyetten temizlenir.

1359. Beyt-i şerif

Ey oğul, gönül havuzunun pâyesi etrafında dolaş; âgâh ol, ten havuzunun pâyesinden hazer et!
Yani met edilen bu halis sıfatlar ve istenilen tavsiye edilen ahlaklar ile ahlaklan ve ten havuzunun basamakları dediği nefsani sıfat ve hallerden kötü ahlaktan uzak dur.


1360. Beyt-i şerif

Ten denizi gönül denizi üzerine birbirine vurucudur; onların arasında bir berzah vardır ki, karışmazlar.

Nefsani sıfatlar ile ruhani sıfatlar birer denize benzerler. Her biri kendisine ait etki alanı olup dalgalanır birbirlerine çarpar ama karışmazlar. Her birisi kendi dairesinde kabarıp dalgalanır. Bu beyt-i şerifte Rahman suresi 19-20 ayet-i kerimelere işaret vardır. 
Rahman Suresi 55/19.ayet-i kerime de
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِۙ
Merace-lbahrayni yeltekiyân(i)
İki denizi salmıştır, nerdeyse karışacaklar.

Rahman Suresi 55/20.ayet-i kerime de
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِۚ
Beynehumâ berzeḣun lâ yebġiyân(i)
Fakat aralarında bir berzah var, birbirlerine karışmazlar.

Ve ten denizinin dalgalanmasına sebep nefsanilerin sohbeti ve onlarla güzel anlaşmalarıdır. Ve gönül denizinin dalgalanmasına sebep de insan-ı kâmilin huzurudur.


1361. Beyt-i şerif

Eğer sen doğru olsan ve eğer eğri olsan, ona pek ileri sürtün ve geri sürtünme!
Yani sen iki sınıfın hangisinden olursan ol. Gönül denizine sürtüne sürtüne ileriye git yani ilerle. Çocuklar gibi kıçın kıçın geriye gitme diyor Mevlana hazretleri.


1362. Beyt-i şerif

Gerçi şahların huzurunda cânâ hatar olur. Lakin himmetliler ondan sabr edemezler.
İnsan-ı kâmilin huzurunda durduğun sürece, nefsinin hayvani sıfatlarının yok olması tehlikesi vardır. Çünkü en büyük şiddetli darbe oradan gelir ona. İrfani ve ilmi yönden gelir. Fakat himmeti ali sahipleri yani gayreti cok olan salik; bu korkuyu ve tehlikeyi nazarı itibare almazlar. Ölürse ölsün nefsim kalırsa kalsın derler. Şahtan yani insan-ı kâmilden ayrı kalmaya sabredemezler.

Yazan:Kur'an ve Tasavvuf Sohbetleri 

Arzuların Tercumanı kitabından, Zorla kendini, çalış çokça, bâtınını ara ve sırları yakala, Muhyiddin İbnü'l-Arabî

 


“.....

Nice sırlar vardır bunda nice nurlar var pırıl pırıl parlayan

Ne yüce sırlardır bunlar Gök kervanlarınca ona taşınan

Benim gönlüm için ya da gönlü olanlar için

Tıpkı benimki gibi bilginlik ve bilgelik şartlarına

sahip olanlar için

Bu bir sıfattır öyle kudsî ve öyle ulvî ki

‘Sıdk’ımdan dolayı gösteriyor derecemi

Öyleyse ey okuyucu zahirine bakıp da sakın aldanma

Zorla kendini, çalış çokça, bâtınını ara ve sırları yakala.”

Arzuların Tercumanı- Muhyiddin İbnü'l-Arabî


22 Aralık 2021 Çarşamba

Talip olan sersemlerden aşk sarhoşlarına,



Allah'a aşık mı olunurmuş bilmezdik böyle şeyleri..
Bu sevdalarda nice defineler aradık da bulduk sandık..
Kalplerin Keşfi gönül penceresini nurlandırır ve yolun çok başında olduğunuzu anlarsınız..
İbrahim Hakkı Hz'lerinin "O'nu arıyorum" feryatlarında demek ki bulanlar arayanlarmış dedirtir nefsinize..
Ararken onlar buldurur kendilerini herkese nasip olmaz.. Lütfun en güzellerindendir bu..
Ahmed er-Rufai (ks) hazretlerini bilmezdim. O dervişliği lütfettiğinde..
Kim diye sordum bilmeyenlere küstahça! Sonra utandım tanıdıkça aşıkların piriymiş. Abdulkadir Geylani (ks) Hz'lerini tanıdım aşk nedir? diye sorana himmet ettiğinde..
Yollarım hep aşka çıktı benim, nurlandı seyr-i sülûk yolum..
Bu yol can pazarıymış ben dervişim diye feryad edene değil..
Ömrünü aşkla vermekmiş Mus'ab gibi..
Dil keskin bir kılıç, kınında henüz çekilmedi..
Lütuf bahçelerine konduk bülbülde olmak var karga da,
Ateşten bir gem vurulan nefis bineğinde helak olan da
Bir bakışta irşad edenlerin gönül sofralarından doyur bizleri
Bir Mevlana bir Şems misali  aşk sarhoşlarının divanından 
Binlerce selam olsun talip olan sersemlerden aşk sarhoşlarına..

İnci Dizeler 22.12.2021 saat 21:38


Dîvân-ı Kebîr okuduğumda bir kaç satır karalamadan edemem ruhumu coşturuyor elhamdulillah.. Sizlerle paylaşmak istedim acizane..

XXXIX.Bölümdem bir kaç beyit

Rintler selâm ediyorlar sana, canlarını kul köle etmişler sana, kadehinle sarhoş olmuşlar, sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Aşkla herkesten fazla dillere düştüm, herkesten fazla kalleş oldum, dilberlerden de daha güzel, daha hoş bir hale geldim, sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Şu rûhanî kavgaya bak, şu tufana benzeyen seli seyret, Rabbin şu güneşini gör; sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Biri bana afsun okumada, biri benim tövbe etmemi beklemede, birisi benim gibi ayaksız koşup durmada; sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Ey dileklerin dileği, tez kaldır o perdeyi, ondan başka hiç kimseyi bilmiyorum ben, sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Ey güzelim yağmurlar yağdıran bulut, gel. Gel ey dostların sarhoşluğu, gel ey gönül çalanların padişahı, sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Hayran et, zahmetten kurtar bizi. Yık, fakat definelerle dopdolu bir hale getir bizi, elde bulunan ebedî parayı tart, sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Bütün bir şehir, senin yüzünden altüst olmuş, hem haberleri var senden, hem haberleri yok; ey gönüle bakış kudreti, görüş feyzi veren, sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

O ay yüzlü beye söyle, o büyücü gözlüye söyle, o huyu husu güzel padişaha söyle: Sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

O kavga beyine, o savaş erine söyle, o kargaşalığa, o sevdaya söyle, o yemyeşil, terütaze selviye söyle: Sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Aklı başında hiçbir kimsenin bulunmadığı yere, bir tek sarhoştan başka hiçbir sarhoşun sığmadığı makama, yolu, mezhebi bulunmayan ülkeye söyle: Sarhoşlar selâm ediyorlar sana.[3]

O neliksiz-niteliksiz cana söyle, o mecnuna tuzak olan dilbere söyle, o gizlenmiş, saklanmış inciye söyle: Sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

O insanlara tuzak olana söyle, o dünyanın canına söyle, o sevgiliye, o hemdeme söyle: Sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

O masmavi denize söyle, o görür göze söyle, o Turusîna’ya söyle: Sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

O tövbemi yakıp yandırana söyle, o hırkamı dikip yamayana söyle, o günümün aydınlığına, ışığına söyle: Sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

O kurban bayramına söyle, o Kur’an’ın ışığına söyle, o Rıdvan’ın övündüğü güzele söyle: Sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Ey padişahımız Husâmeddin, ey bütün erenlerin övündüğü er, ey sayesinde canlarını bilir, anlar hale geldikleri sultan, sarhoşlar selâm ediyorlar sana.

Dîvân-ı Kebîr sa:130-131-132



20 Kasım 2021 Cumartesi

Bu da bize kaderin sillesi



Hastalıktan perişan olmuş bir adam doktora gitti. Hasta doktora,''Nabzıma bak da derdimi anla'' dedi.
Doktor hastanın nabzına baktı, kalbini dinledi, iyice muayene etti. Hastanın ölümünün yakın olduğuna karar verdi. Hiç ümit yoktu. Hastaya,
''Sana ne ilâç gerekir ne de perhiz. Gönlün ne istiyorsa onu yaparsan, hastalığın iyileşir'' dedi.
Hasta, doktorun tavsiyesine sevindi. Ferahlamak için ırmak kenarına gezinti yapmaya gitti.
Irmak kenarında bir sûfî de oturmuş, elini yüzünü yıkıyordu. Çok güzel bir ensesi vardı. İçine, o güzel enseye bir sille vurmak isteği düştü. Doktor da gönlüne geleni yapmazsan, derdin artar demişti. Silleyi indirmezse dertlenecekti. Sûfînin yanına yaklaşıp,
''yâ Allah'' diye bir nâra atarak tokatı patlattığında, şırrak diye bir ses ortalığı inletti. Sûfî kızgınlıkla yerinden fırladı.
''Ahlâksız adam! Ben sana ne yaptım?'' deyip, o da bir tokat aşkedeceği zaman, baktı ki adam ayakta zor duruyor. Vursa elinde kalacak.
''Yâ sabır'' diyerek kısas yapmaktan vazgeçti. Yakasından tutup, doğru hâkimin huzuruna götürdü. Davasını anlatıp, şikâyetçi olduğunu söyledi. Hâkim, adamın hasta haline acıdı. Fazla ceza vermek istemedi.
Hasta adama sordu:
''Yanında ne kadar paran var?''
Hasta,
''6 kuruştan başka bir şeyim yok'' dedi.
Hâkim,
''O paranın 3 kuruşunu kendine ayır, 3 kuruşunu da senden şikâyetçi olan sûfîye ver'' diyerek hükmünü verdi. O sırada hasta adamın gözü, hâkimin ensesine kaydı. Hâkimin ensesi, sûfîninkinden daha da güzeldi.
''Enseye sille vurmanın cezası da azmış'' diyerek, hâkimin yanına yaklaştı. Kulağına bir şey söyleyecekmiş gibi yaparak, okkalı bir silleyi de hâkimin ensesine yerleştirdi. Öfkeyle yerinden kalan hâkime,
''Al şu 6 kuruşu, aranızda bölüşün. Ben gidiyorum'' dedi.
Hâkim,
''Buraya gel, seninle daha işimiz bitmedi'' deyince, hasta adam,
''Hakim bey! Şüphe yok ki senin verdiğin bütün hükümler adalete göredir. Olaylara ve kişilere göre değişmez. Hükmünde yanlışlık, haksızlık olmaz'' dedi.

Hâkim,
''Bu da bize kaderin sillesi'' diyerek adamı serbest bıraktı.
***
Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, kardeşine de yapma. Başkası için kazdığın kuyuya, kendinin de düşebileceğini unutma
MESNEVİ'DEN SEÇMELER

19 Kasım 2021 Cuma

SEN CANLI OLURSAN, SÖZÜN DE CANLI OLUR

 




Şuayib a.s. bir gün kendi kavmine, Allah'ın nimet ve lütuflarını sayarken şöyle diyordu:


" Biri size ayakkabı verirse onu seversiniz de; size ayak veren yaratıcıya neden yabancı kesilirsiniz? ”
“ Biri size külah veya şapka verdiğinde ona dost olursunuz da, size baş ve akıl verenden neden yüz çevirirsiniz?


Birisi size bir yüzük verse; Ona âşık olursunuz, önünde hazır duruşa geçersiniz de; size el verip parmaklarınızı bağışlayan Yaratıcıyı neden tanımazsınız? ”


Şuayib a.s’ın ikazlarına şöyle cevap verdiler:


" Biz Yaratanı seviyor ve vermiş olduğu nimetlerine de şükrediyorduk. Ancak (Allah) seni peygamber olarak seçip, mucize ve kudret vererek, seni bizden üstün kıldı. Bu sebeple ona düşman olduk…”


Şuayib a.s. cevaben: " Ben sizden ayrı değilim ki… Allah beni seçti ama benimle birlikte sizi de seçmiş oldu. Bunu canınıza minnet bilmeniz gerekir.”


Örneğin tehlikeli bir mekânda yatıp uyursun. Birisi ikaz ederek, sana kalk der. Önce gönlün duyar, sonra gözün. Diğer uzuvların henüz haberi bile yoktur. Biraz sonra bütün uzuvlar harekete geçer ve o tehlikeli duraktan kurtuluş gerçekleşir.


Diğer organlar;


“Ey gönül ve gözlerimiz, önce siz gidin çünkü ilk uyanan sizsiniz” diyecekler. Yahut sağ çıkılması zor olan bir zindanda bulunan kişi boşluk bulduğu bir deliği, elini atarak genişletirken geri kalan uzuvlar;


“ Ey el! Deliği genişletiyorsun ama sen çıksan bile biz çıkmak istemiyoruz” diyemezler. Ancak ölmüş organ müstesna. Yoksa bütün diri uzuvlar sevinirler ve


“ önce bir el ile dışarıya çıkmaya yol buldun, bizi de kurtardın” derler. Başarı veren Allah'tır. Kureyş’in kâfirleri şöyle söylerlerdi:


" Bizim soyumuz, malımız, mülkümüz, güzelliğimiz, aslımız, Muhammed'den daha üstündür, peygamberlik nasıl olur da onun olur?”


O kâfirlerde nûr olmadığı için, Resulullah'ın gönlündeki ilahi nûr’dan haberleri yoktu. Şimdi sen dış görünüşe aldanıp, gönül dünyasındaki ilâhi nûr’u bırakıyorsun. Nitekim şair Hakânî şu tasviri yapmıştır:


“Dış görünümü düzgün, cân’ın içi yoksulmuş,
Fazla yemekten sindirimi bozup tombul olmuş.
Cemşit ise geceden bir şey yememiş midesi boşmuş,
Kurtarıcın yeryüzünde, derdine derman olmaya çalış
Mesih göğe çıktımı, dert de dermanda yok olurmuş.”


Gösteriş ve kötü alışkanlık faresi, gönül kuyusuna düşmüş. (gönül suyu kirlenmiş) bu manevi kirliliği temizlemek için tertemiz olan Ab-ı hayat suyuna elin ulaşabilir mi?


Kur’an-ı Kerim'de Yüce Allah; “Ey İman edenler müşrikler ancak necistir” (Tevbe 28)


"Ona (Kur'an'a) ancak temiz olanlar dokunabilir.” (Vakıa 79) buyurmaktadır.


Yani; temiz söze, temiz can gerek. Kur’an Oku’nun yayını çekmek için de bir Rüstem gerek. Zülfikar’ı sallayıp kâfirlerin boyunlarını vurmaya Hz. Ali'nin güçlü pâzusu gerek.
Kız oğlan kızların bekâreti için (gerdek gecesinde) hakiki erkek gerek. Kadınlığa özenen, erkek kılıklı kimselerin harcı değildir bu iş. Sende cân olmaz ise, sözünde can olabilir mi? Kitaplardaki, fıkıh, vaaz, tefsir gibi bilgiler “ Emrimizden bir ruh üfürülmedikçe” (Şura 152) ayet-i kerimesi gereğince insana hepsi birer resimdir. Duvara on tane at resmi yaparsın, ama hiçbirisinin faydası yoktur.


“ SEN CANLI OLURSAN, SÖZÜN DE CANLI OLUR…”


(Sözün tesir etmesi için gerekli olan reçete;) Her bireyde bulunan ruhtan başka, ebedî rûhu elde etmek için iç dünyanı temizlenmen, rûhunu olgunlaştırman gerekir.
Çünkü o ruh sende olgun değil. Ruh olgunlaştı mı, sende bir şey belirir. O ruh asıl itibari ile olgundur ama sende kıvama gelmemiş olgunlaşmamıştır.


Örnek vermek gerekirse; güneş, pencerenin çapı kadar içeriye ışık alır. Testi, büyüklüğü kadar deniz suyundan istifade eder.
Örnekte olduğu gibi olgunlaştıkça, senin de içine (gönlüne) bir şeyler düşer. Artık dünyevi pislikler sana zarar veremez, içinde duramaz olur.
Göz ve kulak sağlığın için, fıtraten tabip olan Hz. İsa'ya kendini teslim etmiyorsun da, anadan doğma kör olan birine (doktor diye) nasıl teslim oluyorsun. Bu tercihten dolayı eline ne geçebilir?
Âhiret’i terk edip dünyayı tercih edenlerin yaptığı budur. Bu tür insanlar, âlemde olmayacak, yapılmayacak oyunları oynarlar. Sonra da;
“Bana bütün gücünüzle yardım edin” (Kehf 95) diyerek yardım isterler.
(Bir kimse) Büyük bir kötülükte bulunmadan, derdine derman bulursa, iyi bir iş yapmış olur. Ancak büyük bir kötülükte bulunur, dermanını da arayıp bulmaz ise bu düşmanlığın en büyüğüdür.
Örneğin; Satranç, çocukların ellerine düşerse, At’ı Şah yerine kor, Şahı da vezirin yerine dikerler…


Şair Senâî şöyle der:


“Aşk yolunda âşıklardan hiç bir kimse
Nam ve şân gibi suret mülkünü yok etmedikçe
Mânâ mülküne çıkıp gerçek sevgiliye kavuşamaz.


MA’ÂRİF SEYYID BURHÂNEDDÎN-I VELÎ (K.S.),


MA’ÂRİF sayfa 44-45-46-47

Karısının güzelliğini iyi huy ve ahlakını toplum içinde anlatıp öven şahsa, Nebî (sav.) efendimizin uyarısı

 



Bir kimse eş ve ailesinin özelliklerini ulu orta anlatmamalıdır, şöyle bir hikâye anlatılır:


Karısının güzelliğini iyi huy ve ahlakını toplum içinde anlatıp öven şahsa, Nebî (sav.) efendimizin uyarısı hatırlatıldı ve


Bir kimsenin karısının iyi huy ve özelliklerini yabancıların yanında anlatmasının yasak olduğu belirtildi. Adam bu uyarıya kulak asmadı.
Nebî (sav) efendimizin bu ihtarının; Hiç bir kimsenin (mahremine) göz koyulmaması nedeniyle olduğu, tekraren bildirilmesine rağmen bir netice elde edilemedi.


Bir müddet sonra, bu övgüleri işiten birisi, o kadını aldattı ve boşanmalarını sağladı.


"Allah hainleri sevmez” (Enfal,58) Allahü Teâlâ bir mü’mine üstün vasıflar verip seçerse, Haset etmemek gerekir.


MA’ÂRİF SEYYID BURHÂNEDDÎN-I VELÎ (K.S.),
MA’ÂRİF sayfa:44

Yüce Allah; “ Tek (bir kişi) olarak yaratıp, kendisine geniş servet, mal, mülk ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için her türlü imkânı önüne serdiğim, o (nankör) kimseyi (cezalandırmayı) bana bırak” buyurmuştur. (Müddesir,11-14)

 



Yüce Allah; “ Tek (bir kişi) olarak yaratıp, kendisine geniş servet, mal, mülk ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için her türlü imkânı önüne serdiğim, o (nankör) kimseyi (cezalandırmayı) bana bırak” buyurmuştur. (Müddesir,11-14)


Hani birisi, bir adamı cezalandırmak istediğinde, silahını çekip hücum etmek ister. Arabulucu olan adam ise iki eliyle onu tutarak faciayı önlemeye çalışır. Saldırgan bağırarak;
“Bırak beni! İntikamımı alayım. Ben ona yardım ederek, halkının önderi yaptım, mal ve mülk verdim. Ona sayısız ihsanlarda bulundum. Bütün bu iyilikleri, benimle yahut dostlarımla savaşa girsin, böbürlensin diye mi yaptım? ” der.
Yüce Allah, sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğu halde günahkâr bir şahsı cezalandırmayı murâd ettiğinde; O kimse rahmet denizinin içine dalmaz ise (o kula yazıklar olsun) Bu kul nasıl bir kuldur ki, rahmet kapısına girilmesi istenirken “bırak beni” diyerek kurtuluşa ermeyi reddetmektedir.


Yüce Allah: “Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, şüphesiz ki onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün.” buyurmaktadır. (Haşr,21)


Nebi ve Velîlerin, Kuran'da belirtilen ahlâkî güzellikleri, iyi davranışları, tebliğ metot’larının muhatabı dağlar olsaydı; o haşin ve ulaşılmaz görünüme sahip dağlar, merhametli bir annenin gönlü gibi olur, ne bir şeyi kırıp döker, ne de parçalardı. Onlarda sertlik, kabalık, katılık ve yalancılık kalmaz, bir dostun eti ve derisi gibi olurlardı.
Nebi’lerin ahlakındaki yumuşaklılık ve merhamet sebebiyle dağlar ve taşların bünyesinden şefkat sütü coşar, rahmet ve merhamet meydana gelir, sert mizaçları yok olur.
Hak olan bir sözün mutlak söylenmesi gerekir.
Ancak öfkeli iken söz söylenmemelidir. Öfke ateşi yüzünden, o söz; yakıcı bir hâle gelir. Kapı ve duvar gibi katı cisimler bile gönüldeki kırgınlık yüzünden, kişinin öfkeli hâlinden nasibini alır, onlar bile öfke ateşinden etkilenir.
Gönül tandırından sıcak ekmek gibi çıkardığın bir söz, nasıl olur da kızgın olmaz? Eğer öfke anında söylediğin o söz, cisim olup karşına çıksaydı, yakıcılığı nedeniyle ona elini vuramazdın. Öfke anında bir şey söyleyecekken biraz bekle, o ekmek soğusun, o öfke geçsin…


Ekmek hayatımız için en gerekli besin maddesi olmasına rağmen, fırından çıkmış ve yakıcı bir halde iken ağzına götüren kimse aç bile olsa, ağzından çıkarıp atar. Ekmek yemekten mahrum kalır.
Allah razı olsun, Hz. Ali, savaş esnasında bir kâfirin üzerine saldırdı ve yakalayıp öldüreceği an kâfir; Hz. Ali'nin yüzüne tükürdü. Hem öyle tükürdü ki, mübarek yüzünü kapladı. Bunun üzerine Hz. Ali, kılıcını bırakarak o şahsı öldürmekten vazgeçti etraftan sesler yükseliyordu:


"Ey müminlerin halifesi bu kılıç Allah'ın kılıcı değil mi? Bu kılıç Zülfikar değil mi? Bu düşman Allah'ın düşmanı değil mi? Neden öldürmedin? "

O sana saldırmış olsaydı, seni öldürmek için hiç düşünüp çekinir miydi? Senin yaptığını yapar mı? Öldürmekten neden vazgeçtin? Hakk’ın kılıcını ne diye elinden bıraktın?


Hz. Ali (r.a.) cevaben:
" Evet, doğru söylüyorsunuz bu kılıç Hakk’ın kılıcıdır. Düşmanla savaşmak da Allah'ın emridir, ancak düşman benim yüzüme tükürünce bu hareket nefsime ağır geldi. Allah için çektiğim kılıç, nefsim ve öfkeme bulandı, Allah için öldürmem gerekirken, araya nefsim girdi. Öfkemi dindirmek, nefsimi tatmin etmek için öldürmüş olacaktım. Bu sebeple vazgeçtim” dedi.


Bu sözleri işiten kâfir, hemen şahadet parmağını kaldırarak, bana İman bilgisini anlat dedi ve kendisi ile beraber kabilesinden on sekiz kişi daha Müslüman oldu.


Hz. İsâ'ya öfke konusunda şöyle bir soru sordular:


" Allah'ın yarattığı şeyler içinde en güç, en çetin, en zor ve en korkunç olanı nedir?”


cevaben " Öfke evidir. Çünkü o ev, ateşle dolu cehennem gibidir” dedi.
Yine sordular:
"Ey Allah'ın Resulü! Allah'ın yaratmış olduğu öfke ateşi ne ile söndürülür? Ne ile soğutulur?”


Cevaben "Her kim öfkesinin ateşini yatıştırıp söndürürse, o ateş hemen yatışıp hep sönüverir.” dedi… Bazı kimseler dünya malına fazla değer vermezler. Bu yüzden onlar da katılık, sertlik, cimrilik, aşırı mal hırsı görülmez. Dünyevi değerleri bağışlamayı, başkalarına yardımcı olmayı, sadaka vermeyi bilirler. Akıllı olduklarını zannedip, aklına güvenenler ise bu konuda cimrilik ettiklerinin farkına bile varmazlar. Kendi akıllarını beğenmiş olan bu tür insanlara bir söz söylense ve bir işin yapılması istense şöyle derler:
" Eğer bu söze uyup o işi yapacak olursak halk bizi akılsız zanneder, bize güler ve aklımızla alay ederler."
Bu tür kimseler az bir akılla kendilerini yüceltip akıllı sanırlar. Hâlbuki kendilerinden çok daha akıllı bulunan kimselerden habersizdirler.


Nebî (sav.) efendimiz Cennet ehlini; “ Aklına değer vermeyen, iyilik yapmayı âdet edinen, kötülük kastı olmayan kimseler…” olarak tanımlamıştır. (Evzai, s.681)


Doğuştan geri zekâlı olan kimse ile üstün zekâlı bir kimseyi gören şahıs, kendi aklını üstün zekâlı kimseye göre kıyas edip haddini bilir. Kendisinden aşağı bir akla sahip olanlara akıl ve öğüt verir. Kendisinden üstün olan kimselerden ise akıl alır. Yukarıda zikredilen Hadis-i şerif'te akıllı insanların kibir sebebiyle kimi zaman sapıttıkları ve doğru yoldan ayrıldıkları görülmüştür.


MA’ÂRİF SEYYID BURHÂNEDDÎN-I VELÎ (K.S.)
MA’ÂRİF sayfalar. 40-41-42-43-44

Yâ Gavs-ı Â’zâm, muhabbet, seven ile sevilen arasında perdedir. Seven, sevilende yok olduğu zaman, yâni seven sevilenle var olduğunda, vusûl hâsıl olur.

 



Yâ Gavs-ı Â’zâm, muhabbet, seven ile sevilen arasında perdedir. Seven, sevilende yok olduğu zaman, yâni seven sevilenle var olduğunda, vusûl hâsıl olur.

Seven ve sevilen oluşumunda ikilik vardır yâni bir seven olarak düşünülen bir varlık bir de sevilen olarak düşünülen bir varlık vardır.
Bu nedenle bu sevme ve sevilme oluşumunu ortaya getiren muhabbet vahdete perde olur. Ancak muhabbetin vahdete perde olduğu devre seyri sülûkun sonlarında olan bir devredir. Kişilerde yolun başlarında bu muhabbet olmaz ise hiçbir şeyin peşinde koşmazlar.

Şeriat ve tarikat mertebesinde oluşan muhabbet nefsânidir, nefsâni bu muhabbet vâsıtasıyla kişi, hakîkâte doğru yol almaya başlar. Tarikattan hakîkâte geçişte ise bu nefsâni kaynaklı olan bu muhabbet kişiye perde olur. 
Çünkü tarikat düzeyinde kişi ilâhîler, zikirler gibi muhabbetler ile güzel bir duygusallığa bürünür ve bu hal nefsine hoş gelir ve ileriye gitmek istemez. 

Bu düzeyde aşılmaya başladığında hubbu ilâhî kişiye gelmeye başlar ve bununda dışarıda tezahuru olmaz. Kişi kendisindeki bu beşeri duyguların nefsinden geldiğini anladıktan sonra benim bunlara ihtiyacım yok diyerek isteksizlik haline geldiğinde artık kendisinde yok olmuştur.

18 Kasım 2021 Perşembe

Ben kulumun zannettiği gibiyim. Kulum beni zikrettiği zaman, ben onunla beraberim, hadisin açıklaması,


 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM

Kutsî Hadis-i Şerifte Allahü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 
“… Ben kulumun zannettiği gibiyim. Kulum beni zikrettiği zaman, ben onunla beraberim. Eğer o beni kendi nefsinde (gizlice) zikrederse, ben de onu kendi zâtımda gizlice zikredip anarım. Eğer kulum, beni bir topluluk içinde zikrederse, ben de onu, o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde zikredip hatırlarım.” 
(Buharî, Tevhid,15) 
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerimde : 
“ İmân eden ve zürriyetleri de iman ederek kendilerine tâbî olanlar (var ya ) işte biz, onların nesillerini de kendilerine katarız. Onların amellerinden hiçbir şeyi de eksiltmeyiz. ” (Tûr-21) buyurmuştur. 

Yüz Müslüman, birbirleri ile sevişip dost olsalar, dikkat ediniz bu yüz kişiden hangisinin makam ve mevkii daha yüce, hangisi daha üstündür? (bilinmez, bu nedenle) Aralarında farklı muamele olmasın diye yüz kişiyi de (Allah) aynı makam ve mevkîye yükseltir. (Âyet-i kerimede) 

“… Onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz…”(Tûr21) buyrulmaktadır. Hepsi aynı derece de olsun diye, derecesi yüksek olanı, aşağı derece de olanların mertebesine indirilmez. Yüksek derecede olanların yüzü suyu hürmetine, öbürlerine de lütuf ve bağışta bulunarak aynı dereceye yükseltirler.

MA’ÂRİF SEYYID BURHÂNEDDÎN-I VELÎ (K.S.)  

MA’ÂRİF sayfa 40

Yâ Gavs-ı Â’zâm, insanı meydana getirdim beni taşıyan olması için. Ve mükevvenâtı da insanı taşıması için meydana getirdim.

 



Ve daha sordum. 
−Yâ Rabbi Gavs,hiç seni taşıyan bulunur mu? Dedi, 
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, insanı meydana getirdim beni taşıyan olması için. Ve mükevvenâtı da insanı taşıması için meydana getirdim. 


Bâzı ifâdelerde zâhiri mânâ önde bâtıni mânâ onun arkasındadır, bâzılarında ise bâtıni mânâ önde zâhiri onun arkasındadır. İlâhî mertebeleri bilemez isek bu gibi durumları anlamamız mümkün olmaz. Sadece sıradan okuruz ancak neyin nereye isâbet edeceğini ve o verilen anahtarın hangi kilidi açacağını bilemeyiz. 
Cenâb-ı Hakk (c.c) bütün varlıkların taşıyanıdır, bu nedenle onun taşınması mümkün değildir. İnsanı birey olarak düşündüğümüzde yukarıdaki ifâdeye göre bâtını öne çıkmakta ve zâhiri onun arkasında kalmaktadır. 
Bu âlemler insân-ı kâmil ismi altında sıfat mertebesinde meydana getirilmiştir. Bu da geniş mânâda insân-ı kâmil programını meydana getirdim ki “Benim” sıfatlarımı ve isimleri taşısın, demektir. 
Çünkü isimlerin ve sıfatların zuhura çıkması için bir mahal gereklidir ki bu mahallin ismi de insân-ı kâmil, diğer bir ifâde ile hakîkâti Muhammediyye’dir. 
İşte Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı taşıyan bu hakîkâti Muhammediyye’dir. Geniş mânâda bu şekilde hakîkâti Muhammedî Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zuhur mahalli olduğundan isimleri ve sıfatları yönüyle onu taşımaktadır, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâtı yönünden ise böyle bir şey söz konusu değildir. 
Bireysel mânâda ise her bir insan bir zuhur mahalli olarak taşıyıcıdır. 
“Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadisi kudsisi gereğince Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı kendisinde bulunan sıfatların ve isimlerin zuhuru üzere halk etmiştir. 
Zuhur mahalli olarak biz Hakk’ı yüklenmişiz ancak gerçek yaşam olarak ise Hakk bizi yüklenmiştir. Bizim bedeni varlığımız bizi hacca götürecek olan devemizdir. 
Bu nedenle bizim esas varlığımız “ve nefahtü” ifâdesiyle belirtilen varlığımızdır. 
Hayâli ve zanni anlayışlar ile biz bu taşıdığımız yükün ne olduğundan habersiz kalmışız, bir an önce bu hayâl ve zannı bir kenara bırakıp salt kendi varlığımızla kalmalıyız. 
Yaptığımız her bir fiil Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın isimlerinin zuhuru olduğu için bizde faaliyette olan Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ta kendisidir. Biz bu durumu ne zaman ki gerçek mânâsı ile idrâk ederiz işte o zaman “O kulunun elinde tutan, ayağında yürüyen, gözünde gören” olur. 
Aslında zâten öyle idi ancak bizim anlayışımız bu yönde değişince bu hakîkât ortaya çıkmaktadır. Bu mevzûların daha iyi anlaşılabilmesi için şuurlanmak ve ilâhî mertebeleri bilmek gereklidir. Cenâb-ı Hakk (c.c) kendi bilinmekliği için insanı halk etmiştir, bu nedenle insan hem Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın aynası hem de aynısıdır. 
Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı en geniş mânâda zuhura getirecek olan insan varlığının yaşaması için bir sahaya ihtiyaç vardır. Cenâb-ı Hakk (c.c) bu nedenle bu âlemler sahasını kendi şanına yakışır şekilde sonsuz bir şekilde halk etmiştir.

RİSALE-İ GAVSİYE

Ey oğul! İki adım vardır ki, eğer bu iki adımı atabilirsen Hakk’a ulaştın demektir

 


Fethü´r Rabbani
Gavs´ül Azam Abdülkadir Geylani


Ey oğul! İki adım vardır ki, eğer bu iki adımı atabilirsen Hakk’a ulaştın demektir. Eğer kalbin ve ruhunla, dünyayla ahiretten birer adım, nefsinle diğer insanlardan da birer adım uzaklaşabilirsen, Hakk’a ulaşmış olursun.
Sen, kalbin ve ruhun ile bu zahirleri terket. İşte o zaman önce başlangıçta, sonra da sonda Hakk’a vâsıl olursun.
Sen önce başla. İlk adımı at. Onu tamamlamak, Aziz ve Celil olan Allah’a düşer. Başlamak senden, bitirmek de Aziz ve Celil olan Allah’tan.
Öyle yatağında, yorganının altında ve kapalı kapılar ardında miskin miskin durma. İş ara. Çalışmak istediğini söyle. Eğer bina sağlam bir temel üzerine oturtulursa, yıkılmaz. Yerinde karar kılar. Sağlam bir temel üzerine oturtulmadığı taktirde ise, kısa zamanda çöker, yıkılır. Tıpkı bunun gibi, eğer sen de kendi halini dinin zahir hükümleri üzerine oturtursan, hiç kimse ona noksanlık veremez, herhangi bir yerinde gedik açamaz.
Fakat eğer dinî hayatını onun zahir hükümleri üzerine oturtmazsan, durumun sağlam olmaz. Dinî hayatının bir tarafında bir gedik açılabilir. Temel çürük olduğu için, bir mertebeye de ulaşamazsın.


Allah yolunda halka hitab etme yetkisi insanlardan, onların da salihlerinden, pek ender kişilere nasib olur.
Salihlerin adeti susmak, sükut etmek, mümkün mertebe konuşmamak, daha çok dinlemek ve tefekkür etmektir.
Gerçi konuşmakla görevlendirilenleri de vardır. Böyleleri, istemeyerek ve her türlü meşakkatlere katlanarak konuşurlar.
Bu konuşmalardan sonra, hakikatler aşikar hale gelir.


İmam-ı Ali Efendimiz, bu konularla ilgili bazı sözlerinde şöyle der:


- Eğer perde kaldırılmış olsa, imanımdaki kesinlik ve sarsılmazlıkta hiçbir artış olmaz.
(İmanım o derece sağlam, kavi ve sarsılmaz bir noktaya gelmiş ki, hakikatlerin önündeki perdenin kalkmasının bile imanıma vereceği bir sağlamlık yok.)


- Görmediğim Rabbe ibadet etmem.
(İbadet sırasında Rabbimi görüyorum.)


- Kalbim bana Rabbimi gösterdi.